TAK

Tokmağının tahta sesi ortanca bir karanlıktan kalkıp gitti. Tahta parmaklıkların ardındaki de kimdi. Merdiven korkuluklarını andıran, zanlı kürsüsünün zımparalı yüzeyine bir tek göz yaşı düştü. Ve…

“Je pense, donc je suis”


İnsanlar toprak ve taş arasındaki seçimi devletlere bırakır ve demir arkasında taş üstünde -etleri kemiklerinin dışıyla sevişirken- demlenirler.

…ve şıngırdayarak ilerledi. Saçları beyazladı. Gözleri beyazladı. Elleri karardı. Kimse düşünmesini engelleyemezdi.

“Vincit qui se vincit”


Sana şarkı yazsam ballad olurdu.
http://mathieualliard.com/Konsivoche

Sana şarkı yazsam ballad olurdu.

http://mathieualliard.com/Konsivoche

HAYATTAN BIR DAKIKA ON UC SANIYE GIBI BIR KAC SAAT

Yükselen ateş çenesine sokuldu. Belli belirsiz hava dolaşımlarıyla ilk dumanı puslu oda hava sahasına kattı. Anlatmaya devam etti. Ne anlattığını ne o ne de onlar yarın bilecekti. Tek bildikleri mutlu olduklarıydı. Günlerden yorgun bir cuma veya suskun bir pazardı. Aynı plak 5inci kere dinleniyordu. Kim bu gücü bulmuştu da başa almıştı veya kim bunu doğru saymıştı bilmiyordu. Bir gün öncesinde bekar bir ceketli -ironiden habersiz- 7den 11e çalışmıştı. Pus yeşildi. Göz kapayıp açma süresinde filtreyi bir yere basıp söndürürken buldu kendini. Saat kaçtı? Ertesi gün müydü? Düşünmemek onu zavallı mı yapardı? Düşünmeyenler zavallı mıydı? İlk seksini yapan çirkin bir kızın çıkaracağı ilk orgazm sesi kadar kısık bir sesle -sessizliği bozup- şarkıyı mırıldandı. Yanındaki sırıtan “Hı?” dedi. Ona küçük bir gülüş attı. Vücudu dağları yıkan bir depremle sarsılıyordu. Sarı -bir az da krem gibi- paketten bir sigara daha aldı. Yaktı. Gücünü topladı ve sevgi dedi, sevgi ne garip.

Neden garip?

Çünkü aslında hiç bir şey değil ama her şey.

Bence değil.

Bir daha sakın böyle bir şey deme.

Ne demiyim?

Ne diyorduk ki?

Bir gün Keşmir’e giderler, o gün Kudüs’te olabilirlerdi ama bir gün kesin aydaydık. Cama bir kuş -karga değildi eminim- çarptı bir gün.

Şarkı bitti, uyudular.

Ertesi gün yeni bir şarkı çoktan başlamıştı.

Grimsi

Kapalı hava, sigara, şarap ve kadın herkesi mutsuz ederdi. Her kaleyi, her piyonu, her şahı devirirdi. Sepya fotoğraflar herkesi öldürür, siyah-beyazlar herkesi dondururdu. Ama herkes yalnız ölürdü. Onlar bile yalnız ölürdü. Çünkü ölüm tek kesin gerçekti. Tek kesin gerçektir.

Klişe ve klasik farkı insan hayatını siyah veya beyaz olmaktan kurtaran yegane şeylerdendir, dedi. Hayat gridir. Tanıdığın kadınlar kırmızıdır. Tanımadığın kadınlar bordodur. Klişeler beyazdır. Klasikler siyahtır. Klasikler küfür gibidir. Klişeler yüzsüzdür. Hayat tüm renklerin karışımı koyu kırmızıya çalan bir gridir. Küfürlü ve yüzsüdür. Peki, dedi karşısındaki, öyleyse bütün rüyaların pembeli olması kadınlar ve klişelerin karışımı olmalarındandır öyle mi? Sen pesimistsin. Hayır, ben realistim evlat. Hiç bir evsizle tanıştın mı evlat? Hayır efendim. Evsizlerin yüzü ne renktir? Ten rengidir elbette, belki biraz solmuştur ve sarımsıdır. Git ve bir evsizle tanış evlat. Her evsiz gridir. Soluk pis bir gri. Çünkü onlar gerçektir. Kılıfları yoktur. Sessizdirler. Toplumun dışındadırlar. Onlar lümpen prolaterlerdir. Korktuklarından da değil ha. Çoğu bunu seçmiştir. Onlar solucan gibidir. Yağmur yağınca görürsün onları çünkü toplum bilmem kaç paraya yaptırdığı saçlar için bile endişe duyar. Salaklar keşke bilseler herkes yalnız ölür. Keşke yalnız ölecekmiş gibi yaşasalar.

3 notes

Aptal milliyetçiliklerinizle, siyah -mat bir simsiyah- silahlarınızla, sevgisiz taş kalplerinizle, sanatsız külden beyinlerinizle her şeyi öldürdünüz. Sentez tekdüzelik değil reankarnasyondur.